Evet, bu
bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile
satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine
gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba
içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını
annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden
titreyen kısık,incecik sesiyle "Kibrit var, kibrit"diye
bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip
bakmıyordu...
Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce,
sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden
kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir
çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından
seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa
uzaklaşmıştı.
Kibritçi
kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa
kıvrılıp oturmuştu. Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı.
Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir
kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde
güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü.
Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.
Zavallı
kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını
ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın
karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı:
Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu.
Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü
terlikler vardı.
Isınmış,
terlemeye bile başlamıştı... Derken kibrit sönüverdi.
Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti.
Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
Bir
kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız
kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve
siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi,
birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı.
Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak
tabak yiyecekler dizilmişti.
Sofrada
gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu.
Kızcağız'ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa
konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti.
Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana
sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere
atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi,
gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.
Üçüncü
kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi...Kibritçi
Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor.
Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz
güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor... Küçük kız gözlerini
yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları
ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.
Derken
bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı,
söndü. Kızcağız: 'işte, biri daha öldü' diye mırıldandı. Bir
gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri
ölürmüş... Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha
çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi
sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı.
Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir
gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan
karların arasından bir melek gibi iniyordu... Geldi,
geldi...Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere
doğru götürdü...
Ertesi
sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış
kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş
kibrit kutusu vardı. -Zavallı kız ısınmak için bütün
kibritlerini yakmış dediler... Bu kibritlerin alevinde onun
ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.
Yazan:Hans C. Andersen,
Andersen Masalları, Remzi Kitabevi
KRAL İSTEYEN KURBAĞALAR (İtalyan Masalı)
Çok eski
zamanlardan birinde Olympos dağının doruklarında Tanrı
Jüpiter yaşarmış. Dağların, denizlerin, hayvanların,
insanların kralıymış.
Dağın eteklerinde kocaman bir göl varmış. Bu gölün sakinleri
de geveze kurbağalarmış. İlk başlar kurbağalar neşe içinde
hür yaşarlarmış.
İstediklerini istedikleri zaman yaparlarmış.
Kimse karışmazmış onlara. Bir süre sonra kurbağalar bu özgür
hayattan sıkılmaya başlamışlar. Göklere yükselen
vraklamalarla Jüpiter’den kendilerine bir kral göndermesini
istemişler:
"Kral hayatımıza yön versin, ne yapacağımızı bize
söylesin."Jüpiter önce pek dikkate almamış kurbağaların bu
isteğini. Ama öylesine gürültülü, öylesine gevezeymişler ki
dayanamamış, eline geçirdiği bir ağaç parçasını yukarıdan
gölün ortasına fırlatmış. Bir şeyin şrak diye gölün ortasın
düşmesi kurbağaları susturmuş. Uzun süre
bağırmışlar. Bu suskun krallarının yanına yaklaşmaya da
korkuyorlarmış."Tanrı Jüpiter’in gönderdiği bu sessiz kralın
sağı solu belli mi olur, değil mi? Uysal gibi görünür, ama
birden yaklaşanın da canına okuyabilir." diye
düşünmüşler.Epey bir zaman sonra genç kurbağalardan biri
ağaca yaklaşmış, yavaş yavaş yanına gitmiş, önce dokunmuş,
sonra üzerine çıkmış, ardından üzerinde zıplamaya başlamış.
Bu kral ne yaparsan yap hiç sesini çıkarmıyormuş!
Göldeki bütün kurbağalar krallarının yanına koşmuşlar,
üzerine çıkmışlar, tepinmişler.Bütün gün orada oyalanmışlar.
Sonunda bir gün içinde kralları pis ve yosunlu hale gelmiş.
Kurbağalar da krallarından bıkmışlar. Ertesi gün Jüpiter’den
kral istemişler.Öylesine yüksek perdeden bağırıyorlarmış ki
Jüpiter dayanamamış. Ama bu sefer kurbağalara
kral olarak yılanı göndermiş!
Şimdiye dek krallarının sessiz ve zararsız olduğundan
yakınan kurbağalar bu kez de krallarının kendileri için ne
kadar tehlikeli olduğundan yakınmaya başlamışlar.Yeni
krallarının yanına yaklaşamıyorlarmış bile.Yılan, çevrede
bulduğu kurbağaları bir lokmada midesine indiriyormuş.
Kurbağalar yeni kral için vıraklamaya başlamışlar.
Jüpiter şöyle demiş: "Size önce iyi ve uysal kral verdim,
beğenmediniz. O halde şimdi kötü ve vahşi kralınızı beğenmek
zorundasınız. Çünkü bunu da istemezseniz, daha kötüsüne razı
olmak zorunda kalabilirsiniz."
İşte o günden beri budala kurbağalara yılanlar krallık
edermiş.
Derleyen ve çeviren: Tarık Demirkan
Doğan Kardeş Kitaplığı (YKY Yayınları)
RÜZGARIN YARAMAZLIĞI (Polonya Masalı)
Söğütlü
köyde herkes rüzgardan şikayetçiydi.
Yaşlı dede, ekmek pişirdiği fırında ateşi söndürdüğü için
kızıyordu rüzgara.
Yaşlı nine, sokağa çıkmasına izin vermediği için
içerliyordu. Ayakkabıcı ustası, dükkanının pencere
pervazları arasındaki deliklerden içeri girip soğuttuğu için
sinir oluyordu.
Topal bahçıvan, bahçedeki çiçekleri kırdığı için
öfkeleniyordu.
Köyde sadece küçük çocuk seviyordu rüzgarı:
"Anneciğim, gel bak rüzgar ne tatlı esiyor."
"O tatlı değil yavrucuğum. Hınzırın tekidir rüzgar. Onun
insafsızlığından bu yıl hiç ürün vermeyecek bitkiler. Çünkü
bitki tozlarını çok uzağa götürüyor. Belki ekmeğimiz bile
olmaz bu yıl."
Ekmek lafı küçük çocuğa rüzgarı unutturmaya yetmişti bile:
"Anneciğim bana yağlı ekmek verir misin?"
Rüzgar ise kimsenin kendisini sevmediği bu köyü terk etti.
"Gerçekten de beni sevmemekte haklılar." diye düşündü.
"Islık çalar gibi eserim, fırtına olur kükrerim.
Benden korkuyorlar, bu doğru. Ama başka nasıl davranılır
bilemiyorum. Ne yapabilirim?"
Rüzgar, horozun yanına gitti. Ondan kendisine şarkı
söylemeyi öğretmesini istedi. Ama horoz sadece ötmesini
biliyordu. Kurbağaya gitti; o da yardım edemedi. Çaresiz
kırlarda dolaşırken karşısına bir korkuluk çıktı. Ama bu
korkuluk ekinlerin ortasına yerleştirilip, kuşları kaçırması
gereken diğer korkuluklardan farklıydı.
Güzel bir genç kız gibi giydirilmişti bu korkuluk. Başında
zarif bir şapka, ayaklarında ipek eteklik vardı.
Rüzgar bu güzel kıza yaklaşmaktan korktu: Önce hanımeline
gitti, ondan güzel kokular aldı. Sonra kıza yaklaştı. Ama o
kadar tedirgindi ki acemilikle gerektiğinden fazla esti.
Kızın şapkası uçtu, etekleri havalandı.
Rüzgar çok utandı. Korkup kızla konuşamadan oradan
uzaklaştı.
Ağlamaklı oldu, köye dönmeye karar verdi.
Yolda buğday tarlasında küçük çocuğu gördü.
Annesi tarlada çalışıyor, ekin topluyordu. Küçük çocuk için
ağaca bir salıncak kurmuştu.
Çocuk salıncakta uyuyordu.
Rüzgar kendisini seven tek insan olan küçük çocuğu görünce
çok sevindi. Onu da sevindirmek istedi. Usul usul esmeye
başladı.
O kadar tatlı ve uysal esiyordu ki, bütün ekinler başlarını
diktiler. Başaklar açıldı. Artık küçük çocuğun annesi daha
rahat çalışabilirdi.
Küçük çocuk ise bunlardan habersiz tatlı tatlı uyuyordu.
Rüyasında rüzgarla oynuyordu.
Derleyen ve çeviren: Tarık Demirkan
Doğan Kardeş Kitaplığı (YKY Yayınları)
Şubat 2000
UÇMAK İSTEYEN ÇOCUK
Siz uçmak
isteyen çocuğun öyküsünü hiç duydunuz mu? Şimdi size bu
çocuğun öyküsünü anlatma istiyorum.
Birge,
tatlı mı tatlı, akıllımı mı akıllı, bir o kadar da meraklı
bir kızmış. Ama en büyük merakı, en büyük isteği neymiş
biliyor musunuz? Uçmak. Gece gündüz, oynarken, uyurken,
yolda yürürken hep uçmayı düşlermiş.
Bir gün
gökyüzüne bakıp hayaller kurarken, aklına bir fikir gelmiş.
“Neden bir balona binip uçmayı denemiyorum?” diye düşünmüş.
Hemen evlerinin altındaki oyuncakçıya gidip birkaç tane
balon almış. Büyük bir heyecanla balonlarını şişirmeye
başlamış. Ama o kadar heyecanlıymış ki, balonlarını bir
türlü şişiremiyormuş. Birge’ye biraz yardım edelim mi? Haydi
hep beraber üfleyelim. (hep beraber üfleme hareketi yapılır,
bir balonu üflüyormuş gibi.) bir ses duyuyorum, galiba
balonlar patlak. Dinleyin, bakın fıss, fıss. (Fıss, fıss)
Tekrar şişirelim (üfleme). Yine olmadı (fıss, fıss).
Birge
kızmış ve balonu yere atmış. O sırada aklına bir şey gelmiş.
“Zaten kendi şişirdiğim balonla uçamam ki, bir uçan balon
bulmam gerekir” diye düşünmüş. Tam bu sırada uzaktan geçen
baloncuyu görmüş. Hem de baloncu uçan balonlar satıyormuş.
Baloncuya doğru koşmaya başlamış. (Olduğu yerde koşma
hareketi) Baloncu amcanın yanına gelmiş. Ama doğrusu nefes
nefese kalmış. (kesik kesik nefes alıp verme) Biraz
dinlendikten sonra baloncu amcadan tam beş tane balon almış.
“Artık uçmam için hiçbir engel kalmadı.” diye düşünmüş.
Balonları eline almış ve kollarını yukarı doğru uzatmış.
Uzatabildiği kadar yukarı uzatmış, ayaklarının üzerinde
yükselmiş, yükselmiş. (ayak ucunda yükselerek elleri yukarı
doğru uzatma) ellerini uzattıkça uzatıyormuş; ama gücü
kesilmiş ve birden yere doğru eğilmiş. (nefes bırakıp,
kollar aşağıda, belden eğilme). Tekrar uzanmış (uzanma),
eğilmiş (eğilme), uzanmış, uzanmış, uzanmış. Galiba oldu
derken, aslında hala ayaklarının yerde olduğunu fark etmiş.
Birge nasıl üzülmüş, size anlatamam. O kadar üzülmüş ki,
yanındaki duvarın üzerine oturmuş. Bu işi nasıl
yapabileceğini düşünürken yakınlardan geçmekte olan trenin
sesiyle kendine gelmiş. Tren çuh, çuh, çuh (çuh, çuh,…)
sesleriyle geçmiş gitmiş. Trenin arkasından bakarken
bahçedeki güzel çiçekleri görmüş. Güzel bir çiçek kokusu
insanı her zaman mutlu eder diye düşünmüş. Çiçekleri
koklamaya başlamış. (derin derin koklama). Ne yazık ki
çiçeklerde Birge’yi mutlu edememiş. Birge hala mutsuzmuş.
Sizce ona ne yapmasını söyleyebiliriz? (Çocuklar kendi
fikirlerini söylerler. Aralarından biri uçak fikrini
söylemezse eğitimci bunu hatırlatabilir.) Çocuklar, uçağa ne
dersiniz? Niye daha önce aklımıza gelmedi. Uçmanın en kolay
ve en güzel yolu bu.
Evet
Birge de aynı bizim gibi, böyle düşünmüş ve koşarak annesine
gitmiş. Olanları anlatınca annesi gülmüş ve ona sıkıca
sarılmış. (Kendi kendine sarılma).
“Tabii
Birgeciğim sen uçmayı bu kadar çok istiyorsan babanla
konuşup bir şeyler yapabiliriz. Belki ilk gezimize uçakla
gideriz. Hem sana gökyüzünden göstermek istediğim o kadar
çok şey var ki,” demiş. Ve Birgeler ilk gezilerine uçakla
gitmişler. Birge gökyüzünde çok mutlu olmuş ve uçmanın
gerçekten çok güzel bi şey olduğuna bir kez daha karar
vermiş.
NOT:
Eğitimci öykü anlatırken rahatlama çalışmalarını önce
kendisi yaparak model olur. Her çalışma birkaç kez
yapılmalıdır. Ancak amacın jimlastik değil, rahatlama ve
nefes açma çalışmaları olduğu unutulmamalıdır. Parantez
içindeki bilgiler (hareket ve ses çıkarma) çocuklara
uygulattırılır.
KARA TREN
Evvel
zaman içinde bir orman varmış. Bu ormanın kenarından tren
yolu geçermiş. Her gün bir tren kasabadan kente giderken bu
ormanın yamacından geçermiş. Ormandaki hayvanlar treni çok
severlermiş. Tren ormanın kenarına gelince düdüğünü öttürür
haber verirmiş: Düüüüüütt!.. O zaman hayvanlar ormanın
kenarına koşarlarmış. Tavşanlar kulaklarını, sincaplar
kulaklarını sallayarak onu selamlarmış. Çiçekler bile
başlarını sallar, kuşlar onunla yarışırlarmış. Trende
keyifli keyifli çuf, çuf çuf çuf eder, puf puf puf diye
dumanını çıkararak geçer gidermiş.
Bir gün
kara karga, “Aman bıktım bu trenin sesinden” diye düşünmüş.
Kargaların kendi sesleri çirkin olduğu için olacak, trenin
sesini, güzel düdüğünü sevmemiş bizim kara karga. Sonra da
gidip trene şöyle demiş: “Biz senin sesini sevmiyoruz
öttürüp durma.”
Tren bu
işe çok üzülmüş. “Beni seviyorlar sanıyordum” demiş. Ertesi
günü ormanın kenarına varınca her zamanki gibi düdük
çalacakmış, ama karganın söyledikleri aklına gelince düt
demiş kesmiş düdüğü. Sonra da kimse duymasın diye çok, ama
çok yavaş geçmiş gitmiş: Çuf, çuf, çuf, puuuuff… dumandan
anlamış ormandakiler trenin geçtiğini hemen koşmuşlar ama
yetişememişler. Tren o kadar yavaş gitmiş ki kente geç
gelmiş. Makinistler merak etmişler. Acaba bir arıza mı var
diye. Oysa tren yavaş gittiği için gecikmiş.
Ertesi
gün tren ormanın kenarına gelince düdüğünü hiç çalmamış.
Sonra da “düdük çalmadan, ormandakileri görmeden ne diye
gideyim, hiç gitmem” demiş. Orada kurmuş kalmış. Kentte
beklemişler. Tren gelmemiş. Makinistler “Dünden belli
oluyordu, arıza yaptı herhalde” demişler. Yeni bir lokomotif
çıkarmışlar ve treni kasabaya geri çekmişler. Ertesi günü
trene bakmaya karar vermişler.
Bu sırada
ormandakiler toplanıp aralarında konuşmuşlar. Treni özledik
ne yapsak, diye düşünmüşler. Kuşlar ağlamışlar. Bize darıldı
diye üzülüyorlarmış. Kara karga olanları görünce yaptığı
yanlışı anlamış.
“Sanırım
siz seviyordunuz. Oysa ben ötmemesini söyledim. Ama
üzülmeyin gider kendim anlatırım.” demiş ve ormanda herkes
seni çok seviyor ve sen geçmediğin için üzülüyorlar.
Kara tren
bunu duyunca çok sevinmiş. “Yarın geleceğim git söyle”
demiş.
Ertesi
gün makinistler gelmişler. Trende hiçbir arıza bulamamışlar.
Çok şaşırmışlar. Yağlanması gerektiğini düşünmüşler. Treni
bir güzel yağlamışlar. Sonra da yola çıkarmışlar. Tren koşa
koşa ormana gelmiş. Gelince de uzun bir düdük çalmış.
Düüüüüüüüüü…üüüüüü…..üüüüüüüt. Sincaplar, tavşanlar, kuşlar
koşmuşlar trene, trende gene çuf çuf çuf, diye keyifle
giderken puf puf puf, diye dumanını taa göklere salmış. O
gün kente tam vaktinde varmış ve bir daha hiç bozulmamış.
DAĞINIK ÇOCUK
Bir çocuk
varmış. Eşyalarını toplamaktan hiç hoşlanmazmış. Bir gün
yerlerde atılı duran eşyalar, aralarında konuşuyorlarmış.
-“Sen
neden hala buradasın. Bu saatte okulda olman gerekmiyor mu?”
diye sormuş ceket ders kitabına. Ders kitabı:
-“Evet,
ama dağınık çocuk okula giderken beni aradı, bulamadı.
Sonunda beni almadan gitti” dedi. Çorap:
-“Ben tam
üç gündür burada yatağın altında sıkışıp kaldım. Kimse beni
görmüyor.” Dedi. Tişört:
-“Ben
tertemiz bir tişörttüm. Beni dolaptan çıkarttı sonra yere
attı. Üstelik dağınık çocuk odada yürürken üstüme basıyor.
Hem kirlendim, hem de buruştum.”
-“Bir
fikrim var” demiş pantolon. “Dağınık çocuk benim cebimde
otobüs bileti unutmuş. Hep birlikte otobüse binip gidelim.”
-“Evet”
diye bağırmışlar. Hep birlikte yola çıkmışlar. Otobüs onları
yemyeşil kırlara götürmüş.
-“Ne
kadar güzel bir yer burası? İyi ki yatak altlarında dolap
kenarlarında beklemek yerine buradayız.”
Saklambaç
oynamışlar, yerlerde yuvarlanmışlar. Tozlanıp
çamurlandıklarına hiç aldırmıyorlarmış. Tekrar otobüse binip
eve dönmüşler. Bütün eşyalar daha önce atılmış oldukları
yerlere aynen uzanıp yorgunluktan uyuya kalmışlar.
Çocuk
okuldan dönüp eşyalarının halini görünce:
-“Aman
Allahım! Yerlerde bıraktım diye ne hale gelmişler.” Demiş.
O günden
sonra eşyalarını hep yerli yerinde tutmuş.
SİHİRLİ FASULYELER
Bir
zamanlar bir ülkeni çok güzel ve zeki bir prensesi vardı.
Prenses ülkeyi çok iyi yönetirdi ve ülkedeki herkes bolluk
ve neşe içinde yaşardı. Fakat bir gün kötü kalpli bir dev,
prensesi kaçırıp kimselerin yerini bilmediği şatosuna
götürdü. Ülkedeki herkes büyük bir yasa boğuldu. Artık
bolluk ve neşe günleri geride kalmıştı. Büyük bir kıtlık
yaşanıyordu. Bir köyde yaşayan üç arkadaş da bu kıtlıktan
etkilenenler arasındaydı. Bulabilecekleri tek yiyecek
fasulyeydi ve artık fasulyeden bıktıkları için son çare
olarak biricik ineklerini satmaya karar verdiler. Üç
arkadaştan biri gönüllü olarak şehre gitmeye razı oldu ve
ineklerini de yanına alarak sabah erkenden yola çıktı.
Akşama doğru diğer iki arkadaş onun güzel yemeklerle
dönmesini beklerken, o elinde üç tane fasulye tohumuyla geri
döndü. Arkadaşları çılgına döndü ama o:
-“Bunlar
sizin bildiğiniz fasulyelerden değil. Bunlar sihirli
fasulyeler.” Diyerek onları yatıştırmaya çalıştı. Şehre
indiğinde bir adamla karşılaşmıştı ve adam ona inek
karşılığında bu sihirli fasulyeleri verebileceğini
söylemişti. O da buna hemen inanmış ve kabul etmişti.
Arkadaşları çok kızarak bu üç fasulye tohumunu pencereden
dışarıya, bahçeye fırlattılar. Artık satabilecekleri bir
inekleri de yoktu ve hepsi karınları aç bir şekilde
yataklarına gittiler.
Sabah
uyandıklarında inanılmaz bir şeyle karşılaştılar. Üç fasulye
tohumu bir gecede büyümüş ve ucu bulutların arasında
kaybolmuştu. Hepsi yukarıda ne olduğunu merak ediyorlardı ve
sonunda fasulyeye tırmanmaya karar verdiler. Hazırlıklarını
yapıp yukarıya, bulutların üzerine doğru yola çıktılar. Uzun
bir tırmanıştan sonra bulutların üstünde bir ülkeye
vardılar. Biraz ilerleyince karşılarına çok büyük, görkemli
bir şato çıktı. Bu şato kimindi dersiniz? Evet, bu prensesi
kaçıran kötü kalpli devin şatosuydu. Üç kafadar içeriye
girmek için bir yol düşündüler. Birbirlerinin omuzlarına
çıkarak ve birbirlerini yukarıya çekerek yavaş yavaş
merdivenleri tırmanmaya başladılar. Merdivenlerin en üstüne
geldiklerinde artık adım atacak halleri kalmamıştı. Ama
içeriden gelen bir ses onlara güç verdi. Bu kaçırılan güzel
prensesin güzel sesiydi. Meğerse dev prensesi kendisine
şarkı söylemesi için kaçırmıştı. Üç arkadaş hemen kapıda
veya duvarda girebilecekleri herhangi bir delik aramaya
başladılar ve kapıdaki ufak bir delikten içeriye sızmayı
başardılar. Prensesin bulunduğu odaya girdiklerinde dev
koltuğunun üzerinde mışıl mışıl uyumaktaydı. Prenses ise bir
kutunun içinde kilitliydi. Prensesi kurtarmak için önce
devden kutunun anahtarını almaları gerekiyordu. Hemen devin
uyuduğu koltuğun arkasındaki üst rafa tırmanmaya başladılar.
İçlerinden birisini iple yukarıdan devin üst cebine doğru
sarkıttılar. Deve hissettirmeden cebine girip anahtarı
alması gerekiyordu. Dev çok derin bir uykudaydı ve anahtarı
alıp prensesi kurtardıklarını ruhu bile duymadı. Üç arkadaş
ve prenses bir an evvel uzaklaşmak için harekete geçtiler.
Şatodan çıkıp fasulyeye doğru koşmaya başladılar. Tam
fasulyeye geldikleri sıralarda dev uyanmış ve prensesin
kaçırıldığını fark etmişti. Hemen şatodan fırladı.
Merdivenleri inip şöyle bir etrafına baktı. Biraz ileride
fasulyenin ucunu gördü ve oraya doğru yürümeye yürüdü. Bu
zaman içinde üç arkadaş yanlarında prensesle birlikte yolu
yarılamışlardı. Dev de fasulyeye tutunarak aşağıya inmeye
başladı. Üç arkadaş bunu fark edip ellerini çabuk tuttular.
Aşağıya inince de devden kurtulmak için bir yol aradılar.
Tek çare fasulyeyi kesmekti. Hemen bir balta bulup fasulyeyi
kesmeye başladılar ve dev tutunduğu fasulye ile birlikte
yere devrildi. Bundan sonra da kimse o ülkeye kötülük
yapamadı. Tekrar eski bolluk ve neşeli günlerine kavuştular.
KİRAZ
AĞACI
Bahçenin
birinde bir kiraz ağacı varmış. Ağacın önce beyaz çiçekleri,
sonra da kırmızı kırmızı kiraları olurmuş. Kiraz ağacının
kapısı konuklara açıkmış. O hiç yalnız kalmazmış.
Kiraz
ağacının bodrum katında köstebekler, solucanlar otururmuş.
Ağacın gövdesinde ise karıncalar, böcekler bulunurmuş. Üst
kattaki konuklar ise çiçeklere gelen arılar, dallara konan
kuşlarmış.
Bir gün
kiraz ağacı evini dolduran bu konuklara dönmüş, şöyle demiş:
“Ey konuklar! Söyleyin bakalım daha ne kadar zaman evimde
konuk olacaksınız? Bütün gün evimde rahat rahat
oturuyorsunuz. Peki bana ne kira ödüyorsunuz?”
Konuklardan solucan ve köstebek hemen konuşmaya başlamışlar:
“Bilir misin, biz sana yararlı olmaya çalışıyoruz. Köklerini
saldığın toprağı gece gündüz eşeliyoruz. Böylece sen
köklerini rahatça daha derinlere salabiliyorsun.
Gelişiyorsun.”
Üst
kattaki arılar ise şöyle demişler: “Senin çiçeklerinin
balını kim çıkarıp topluyor? Niz olmasak senin çiçeklerinden
hiç bal alınmazdı.”
Kuşlar
ise şöyle konuşmuşlar: “Bizim neşeli sesimiz, şarkımız
olmasa senin için sıkılırdı. Seni biz eğlendiriyoruz.”
Böylece
kiraz ağacı konuklarının da kendisine bir şeyler verdiğini
öğrenmiş. Bir daha da bu konulara hiç karışmamış. Onlar da
ağacı hiç yalnız bırakmamışlar. Onu eğlendirmişler, zararlı
böceklerden korumuşlar, toprağını temiz tutmuşlar.
ÇAM AĞACI
Zamanlardan eski zamanlarda, büyük bir ormanda bir çam ağacı
varmış. Hani şu yaprakları diken diken olan ama güzel kokan
çamdan. Yalnız bu çam ağacı halinden hiç memnun değilmiş.
“Öteki ağaçların ne güzel kocaman kocaman yaprakları var.
Benimkiler ise diken diken, kuşlar bile konmaya korkar,”
diyormuş. Öteki ağaçlardan bir ayrıcalığım olsa ormandaki
ağaçlar ve hayvanlar beni fark etseler ne iyi olur.”
Masal bu
ya Orman Perisi ağacın isteğini duymuş. Gelmiş sormuş,
“Söyle bakalım nasıl yapraklar istersin?” demiş.
Çam ağacı
da, “Ah! Şöyle pırıl pırıl parlasın, cam gibi parlak olsun.
Uzaklardan görülsün.” Demiş.
Peri
değneğini oynatmış ve bizim çam baştan aşağı kristal
yapraklarla donanmış. Işıl ışıl olmuş bir anda. Çevredekiler
hayran kalmışlar. Ağacın keyfine diyecek yokmuş, ama uzun
sürmemiş bu keyif. Bir gece fırtına çıkmış.Rüzgarın şiddeti
ile birbirine çarpan yaprakların hepsi kırılmış. Tabii o
yılı öyle yapraksız geçirmiş ağaç.
Ertesi
yıl peri yine gelmiş. Olanları görünce bu kez gümüşten
yapraklar vermiş ağaca. Ağaç gene pırıl pırıl olmuş herkes
ona imreniyormuş. Ama gümüşten yaprağı olduğunu duyan gelmiş
bir yaprak almış. Kısa zamanda ağaç gene çıplak kalmış.
Üçüncü
gelişinde ağaç, Periye, “Ne olur yapraklarım gerçek yaprağa
benzesin ama güzel koksun.” Demiş. Peri de bir koku vermiş
çama, ormanın taa öteki ucundan duyulmuş. Keçiler, kuşlar
hepsi almış kokuyu. Gelip yemişler bu güzel kokulu
yaprakları. Gene yapraksız geçirmiş koca kışı bizim çam
ağacı.
Ağaç
sonunda gösterişten vazgeçmiş. Periye son kez yalvarmış.
Eski yapraklarını istemiş. “Diken diken olsunlar ama üstümde
dursunlar,” demiş. Peri de sihirli değneğini sallamış ve
eski yapraklarını vermiş. Ama çamın son dileğini tam olarak
vermiş. “Çamın yaprakları hep üstünde kalacak.” Demiş. O gün
bugün de çamlar yapraklarını dökmeden kışı geçirirler.
Kaynak :
Prof. Dr. İsmihan Artan "
Seslerle Tanışalım
"
Prof. Dr. Servet Bal